Yeni denizin yeni balıklarıyız!

Hayatımız ekranlarla çevrili. Evde TV, işte bilgisayar, her yerde akıllı telefonlar.  Yapılan araştırmalar her üç alanda da sorunlu ilişkilerimizin olduğumuzu gösteriyor. TV başında amaçsızca geçirilen uzun vakitler sorunu, şimdilerde PC ve akıllı telefonlara da yansıyarak yayılmış vaziyette. TV, internet ve akıllı telefonlar kadim bilgilenme aracı olan kitapların yerine geçti, gerçek ve sıcak sohbetlerin yerini soluk, ruhsuz sanal sohbetler aldı.

 Evet, aynen dediğin gibi oldu. Aslında ben gerek insana, tabiata ve hayata ilişkin görüşlerimle tüm bu olup bitende bir hinlik görüyorum ve içten içe karşı çıkıyorum ama bir yandan da “evet, aynen böyle oldu, ne var bunda?” diyorum. Neden dersen, yaşadığımız dünyanın bu özelliklerini geri-dönüşümü olmayan bir süreç olarak değerlendiriyorum. Artık ne dersek diyelim ne kadar karşı çıkarsak çıkalım “teknomedyatik bir dünya”nın içinde yaşıyoruz, bu deniz içre balığız. Yakında senin sorduğun bu soruyu yeni denizde yüzmekte güçlük çeken balıklar soracak… TV, internet ve akıllı telefonların ruh sağlığımıza olan olumsuz etkileri gibi söylemlere çok değil 10 yıl sonra, “Hay Allah ne kadar gerici şeyler düşünüyormuşuz” diye çok güleceğiz…

 Tüm bu yeni iletişim araçlarının -faydalarını göz ardı etmeksizin- zihinsel dönüşümümüzü ve olgunluğumuzu nasıl etkilediği konusunda neler söylersiniz?

 Dikkat çekmek istediğim yere işaret edebildiysem, “teknomedyatik yeni denizin balıkları” olduğumuz konusunda zihninizi çelebildiysem artık daha rahat konuşabilirim. Benden Heidegger gibi bir teknoloji felsefesi yapmamı, İsmet Özel gibi şiirvari tepkisel sözler sarf etmemi beklemeyin. Heidegger’i de, İsmet özel’i de çok seviyorum, zihnim onlarınkine yakın çalışıyor ama onlardan farklı olarak şunu söylüyorum: “Beyler ortalığı velveleye vermeyin yeni dünya bu!” İnsanların ruh sağlığıyla ilgili bir hekim olmam böyle dememi gerektiriyor: İnsanlık geri-dönüşü imkansız olan bir tünelin içine girmişse -ki bence iki yüz yıldır girdi- ben insanları feryat figan ederek tedirgin etmem, “sakin olalım, önümüze bakalım, umudumuzu yitirmeden tünelin ucuna doğru ilerleyelim” derim.  Haydi uzatmadan söyleyeyim yepyeni bir insanla, yepyeni bir insanlıkla, yepyeni bir zihinle karşı karşıyayız ve içine düştüğümüz bu yeni durumla ilgili hemen hiçbir şey bilmiyoruz!

 Bu ekranların ruhumuza hükmetme ya da hayatımızı şekillendirme noktasında ne gibi etkileri var?

 Haaa haaa haa dostum nasıl geleneksel dünyada nasıl ruhumuzu tabiat, yüz yüze etkileşime, fiziksel ve manevi güce dayalı insan ilişkileri şekillendiriyorsa, şimdi bizim tabiatımız teknomedyatik dünya… Yakında doğum teknikleri itibariyle analarını babalarını saptamamızın imkansız olduğu, belki hiç toprağa ayak basmadan uzunnnnn ömrünü tamamlayacak çocuklar dolduracak bu dünyayı… Biz teknomedyatik dünyanın çocuklarıyız, yeni denizin yeni balıklarıyız artık, haydi bunu görelim ve sanki bunlar başımıza dün gelmiş gibi acemice konularla uğraşmayalım…

 İnsanın ruhunu parmakla ekran arasına sıkıştıran “asıl suçlu”, yaşadığımız çağ mı, yeni teknolojiler mi?

 Bir suçlu var mı emin değilim ama teknomedyatik dünya batıdan zuhur etti, tüm dünyayı ve zamanları pek kısa bir sürede doldurmaya başladı. Uzaklar yakın oldukça biz bambaşka çehrelere büründük, bürüneceğiz. Yakında oturduğumuz yerden dünyanın öbür ucundaki insanın iç organlarını görebileceğiz, buna inanıyorum da elimize ne geçecek onu bilmiyorum.

 Sosyal paylaşım sitelerinde insanların benlikleriyle bu kadar uğraşmasının, bu kadar takıntılı bir biçimde kendileriyle ilgileniyor ve hep kendi egolarını parlatma derdine düşüyor olmasının sebepleri neler?

 Bazıları narsisizm çağı, bazıları egokrasi, egoloji çağı diyor; ben dünyamıza yeni ad koyabildim, “teknomedyatik dünya” dedim, bu dünyada benliklerimiz ne halde inanın tam bilmiyorum. Ben de görüyorum elbette ortalıkta değişik cinsiyetlerden, karışık, kendini acaip biçimlerde sunma telaşında olan bencil ruhların dansa benzer tepinişlerini ama gerçekten bunlar böbürlenme mi yoksa acı dolu çığlıklar mı emin olamıyorum.

 Gerçek ilişkilerin derinliği değil de ekranda arkadaş olarak beliren ya da kişinin egosunu tatmin eden kişilerin sayısı (beğenilme, arkadaş/takipçi sayısı gibi) günümüz insanı için neden önemli? Bu çağ neden niteliği kaybedip, niceliğe esir oldu?

 Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler… Ortalık nitelikten geçilmiyordu da günümüz insanı mı almadı! Şiiri ve niteliği bırakıp sayı saymaya başlamışsak artı sonsuzla eksi sonsuz arasında koşuşturup duracağız.

 Siberalemdeki sanal ilişkilere ya da orada kurmaya çalıştığımız sanal hayata yatırım yaparak boş sevgiler ve övgülerle avunmak isteyişimizin altyapısında ne gibi etkenler var?

 İnsanlık tarihi boyunca hepimiz sevgiyi ve övülmeyi aradık, geleneksel dünyada çoğunlukla bunları aile içinden devşirebiliyorduk, şimdi hemen dibimizde,  karşımızda duran Çin’den, Maçin’den, Fizan’dan topluyoruz ne var bunda? Hem biliyor musunuz eskiden aile içinden sevgi ve övgü biriktirebilen çocukların pek çoğu daha konuşmayı öğrenemeden hastalıklardan ölüp gidiyorlardı, şimdi savaşlarda kırılmadılarsa yaşadıkça yaşıyorlar, ölümle birlikte hayatta kaçıp gidiyor elimizden ama olsun napalım…

 Dokunmatik sanal dünyanın esiri olan ruhlarımız gerçek dünyanın kıymetini ne zaman anlayacak?

 Hımmm demek ki anlaşılmamışım, “sanal” gibi görünen bu dünya, artık gerçek dünya dostum anla artık, hatta hiç olmadık kadar gerçek, hiper-gerçek… Haydi söyle bakalım Fatih Sultan Mehmet Han mı daha çok insan tanıdı, insanların binbir çehrelerini gördü yoksa sen mi? Fotoğraflardan, sinemadan, internetten haberdar olan sensin, dilersen her gün milyonlarca insanı, değişik hallerde görebilirsin…

Röportaj: Fatma Yılmaz
Genç Yorum Dergisi

Kaynak: Haber 7

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel