Yeni Türkiye’de kimlik sorunu

Türkiye düşmanları, görevlerini yerine getirmeye devam ediyorlar. Demokrasisini güçlendirmeye, çözüm sürecini başarıya ulaştırmaya çalışan Türkiye”nin önüne geçmek için döşedikleri mayınları birer birer patlatıyorlar. Tuzaklarının boşa çıkacağından, heveslerinin kursaklarında kalacağından eminiz. Çünkü Yeni Türkiye mücadelesine omuz verenler onlardan daha çok çalışıyorlar ve onlar gibi çıkar çevrelerine değil bizzat milletin kendisine dayanıyorlar. Kervanımız yürüsün, onları kötü emelleriyle baş başa bırakalım. Biz Yeni Türkiye üzerine düşünmeyi, düşüncelerimizi paylaşmayı sürdürelim.

Eski Türkiye”de vesayetçiler, kendilerine özgü bir Türklük, Müslümanlık ve çağdaşlık tanımları yaptı ve devletin kimliğini bu hayali kurucu unsurlara göre belirlediler. Tarihi ve manevi gerçeklikten tamamen kopuk bu kimliği topluma zorla giydirmeye kalktılar. Yeni Türkiye”nin temelleri, toplumun vesayetçilere demokratik zeminde “dur”; despotik kimlik politikalarına “hayır” demesiyle atıldı. Şimdi demokrasimizi güçlendirmeye, çözüm süreci ve ufukta beliren yeni anayasa ile mutabakatımızın çerçevesini belirlemeye çalışırken hepimizin gönüllüce katılacağı, yeni bir kimlik tanımı da arıyoruz. Yeni Türkiye”de vatandaşların aynı coğrafyada yaşamak dışında kimliklerinin ortak noktalarının ne olması gerektiği üzerine düşünüyoruz. İzin verirseniz bir süre, bu kimlik konusu ve sorunları hakkında yazmaya çalışacağım.

Hemen söylemeliyim; “milli” ve “millet” kavramlarındaki derin tarihi ve manevi anlamı ortadan kaldırabilmek için “ulus” sözü Türkçe sanılarak Moğolca”dan alındı. Ama kabul etmeliyiz ki bugün eski Türk Dil Kurumu”nun gayretleriyle nasıl dilimizin dağarcığında nasıl bazı sözler yerleşmiş ve çoğumuz kullanıyorsak, “ulus” ve ondan türeyen kavramların da yeni duruma işaret eden ve bizi kullanmaya mecbur bırakan bazı karşılıkları ortaya çıktı. “Ulus” dediğimizde, asla “millet” sözünün manasına tekabül etmeyen, modern zamanlara ait bir tanım alanını kast ediyoruz. Arada bir de olsa “ulus”, “ulusal kimlik” lafızlarını kullandığımızda şaşırılmaya.

Mesela şimdi, akademideki yaygın ulus-devlet ve kimlik anlayışından bahsederken bu sözleri tercih edeceğiz. Özetleyelim: a) Modern öncesi dönemde devletler, meşruiyetlerini “ulusal kimlik”te değil, geleneksel örfi bir zeminde buluyorlardı. “Ulusal kimlik” oluşumu, ulus-devletleşme sürecinin aracıdır ve bunların her ikisi de modern çağın ürünüdür. b) Ekonomik iktidarı paylaşan ama siyasi iktidardan uzak olan burjuvazi ve gelişen ulusal ekonomi, ulus-devletin anasıdır. d) Modern çağ, tüm toplulukların “ulus” formu içinde örgütlenmesini şart koştu. “Ulus” adı altında tek bir etnik kimlik referansına dayalı, türdeş, ahenkli ve dayanışmacı bir toplum hayal edildi. Resmi tarih yazımı ve medya aracılığıyla yukarıdan aşağıya “ulusal kimlik”ler inşa edilmeye girişildi.

Ulusal kimlik oluşumu sırasında örnek alınan iki ideal tip ülkeden söz ederek devam edelim: e) Bunlardan birincisi Fransa idi. Fransa modeli Devrim”e ve Aydınlanma”ya vurgu yapıyor ve “anayasal vatandaşlık” anlayışına dayanıyordu. Buna göre vatandaşlığın ölçüsü, aynı ülke ve toprak üzerinde yaşayan siyasal irade sahibi insan olmaktı. f) İkinci tip ulusal kimlik tipolojisi, burjuvazisi az gelişmiş, ulusal birliğini sağlama konusunda gecikmiş olan Almanya”ya aitti. Almanya, romantik düşünce geleneğinin de etkisiyle, bu tarihsel geriliğini aşmak için ulusal kimlik tanımına Fransa ve Britanya Aydınlanması”ndan apayrı bir kapsam getirmişti. Aynı dili konuşmak ve aynı kültürden olmak koşullarını ulusal kimliğe eklemişti. Toprağa kan karıştırmış, “vatandaş” ile “soydaş”ı hemen hemen aynı manada kullanmıştı.

Akademideki genel geçer bilgi, “ulusal kimlik” hakkındaki bu tarihi bakışına bir de geçen zaman içinde ulus-devletler ile birlikte ulusal kimliklerin de değişimini ilave ediyor. Söylediklerini yeni bir madde içinde özetleyelim: g) Dünya sistemi, bir süreden beri, ulusal kalkınmacı-modernist çizgisini terk etmiştir. Uluslararasılaşan ve tüm dünyada ipleri eline geçiren birkaç mali sermaye grubu, üretimin riskli alanlarından çekilmesinin yanı sıra, sermayenin önündeki ulusal sınırları kaldırmakta, her türlü ulusal mekanizmayı devre dışı bırakmaktadır. Artık böyle bir yenidünya düzeninde ulus-devletin gönüllü bir bağlanma mercii olarak varlığını sürdürmesi güçtür. Dolayısıyla ulus-devletler ile birlikte ulusal kimlikler de önemlerini yitirmektedir. Bu kargaşada çareyi sosyolojik topluluklara (etnik, dini, kültürel cemaatlere.) sığınmakta bulan insanlar için yeni topluluk kimlikleri değer kazanacak, siyaset de bir kimlik siyaseti haline dönüşecektir.

Aynı akademi, Türkiye Cumhuriyeti”nin, ulusal kimliği için Fransız modeliyle modernleşme yolunu tercih ettiğini; 1980 sonrası küreselleşen, post-modern hale gelen dünya koşullarıyla yüz yüze geldiğini ve kimlik krizine girdiğini söylüyor.

Bakalım böyle mi? Devam edeceğiz.

Kaynak : Yeni Şafak

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

Galeri

WhatsApp-Image-2020-04-24-at-09.59.43-1 EROLGOKA25-scaled EROLGOKA-1 IMG-20190810-WA0064 kitap ShowLetter1 01 09 15 13 17-1 IMG_0971-Özel