Yenilik hevesimiz de muhafazakarlığımız da göçebe kültüründen

Bayramda seyranda neden soluğu köyümüzde alırız? Ziyafet kültürümüz nereden gelir? Duvara halı asıp, balkonda biber yetiştirmeye neden bayılırız? Yeni karşılaştığımız birine neden hemen nereli olduğunu sorarız? Trafikteki tutumumuz neden cirit oyununu andırır?

Doç. Dr. Erol Göka, ‘Türk’ün Göçebe Ruhu’ kitabında göçebelik mirasımızı neden silip atamadığımızı araştırdı. ‘Doğrusunu söylemek gerekirse, ben memleketin ahvaline nereden bakarsam bakayım göçebeliğin tarihin derinliklerinden bana gülümsediğini görüyorum’ diyen Göka ile Anadolu’ya gelişimizden, yerleşik yaşama geçişimizin hikayesini ele aldığı kitabını konuştuk.

– Gerek dilimiz, gerek çocuk yetiştirme pratiklerimiz aracılığıyla bugünlere kadar getirdiğimiz eski göçebe yaşantılarımızın toplumsal ve psikolojik göstergeleri neler?

İnsanların, toplulukların ruh hallerinin, davranışlarının en önemli belirleyicilerinden birisi mekanla ilişkileri. Biz Türkler, göçebe bir geçmişe sahibiz; 18. yüzyıla kadar büyük ölçüde yarı-göçebe bir yaşama tarzımız vardı. Daha düne kadar sürmüş olan göçebe geçmişimizin bugünkü yaşantılarımıza sirayet etmemesi imkansız. Türk halkının ruh sağlığıyla ilgilenen birisi olarak, yıllardır davranışlarımızın büyük ölçüde göçebelikten kaynaklandığını görüyordum. Yıllar süren araştırmalardan sonra gördüklerimi tarihsel bilgiyle donatarak ve bilimsel bir kavram şemasının içinde ifade etmeye başladım. ‘Türk’ün Göçebe Ruhu’ kitabı bu çalışmanın ürünüdür ve davranışlarımızdaki göçebelik izlerini birer birer göstermektedir. Her şeyden önce bugün konuştuğumuz Türkçe’de bariz göçebelik mirası vardır. Örneğin ev, yurt, gerdek, ocak gibi dilimizin temel kelimeleri, göçebelik yaşantısının timsali olan ‘çadır’dan köken almaktadır. Bu arada hemen söyleyeyim, yerleşik mekanların esasını oluşturan ‘temel’ sözcüğü Türkçemizde yoktur, dilimize Rumca’dan girmiştir. Örneğin dilimizde konmakla göçmekle ilgili o kadar çok terim vardır ki, bunları kaldırsanız Türkçe konuşmanız imkansız hale gelir. İlk Türkçe söz dağarcığını ortaya koyan ‘Divanü Lugat-it Türk’ün yazıldığı 1000 yıl önce, Türkler göçebeydi. Bugün hala bu söz dağarcığını büyük ölçüde kullanıyoruz, yani göçebelik zamanlarımızdaki gibi düşünüyoruz.

EVLERİMİZ ÇADIR, HAYATLARIMIZ ÇADIR

– Sadece dilimizde mi rastlıyoruz göçebelik mirasına?

Göçebelik zamanlarının mirası, sadece dilimizde değil; göçebelik bir yerde ‘eğreti’ durmak demektir, bugün neyimiz eğretiyse, mesela şehirciliğimiz, mesela demokrasimiz, ezcümle modernliğimiz, orada göçebeliğin payını araştırmak gerekir. Doğrusunu söylemek gerekirse, ben memleketin ahvaline nereden bakarsam bakayım göçebeliğin, tarihin derinliklerinden bana gülümsediğini görüyorum. Bana evlerimiz çadır, hayatlarımız çadır hayatı gibi geliyor. Hala oradan oraya göç edip durduğumuza şahit oluyorum. Vatanı ve devleti kutsallaştırmamızda, her türlü yeniliğe mutlaka ayak uydurmak zorunda hisseden muhafazakarlığımızda, sabrın ve tahammülün halkı oluşumuzda hep göçebeliğin etkileri gözüme çarpıyor.

– Kitabınızın bir bölümünde, Beyaz Türkler kavramından da bahsederek ‘Türkleri akıllarınca alaya alan yayınların kaynağında modernlikle uyum sağlamayan göçebe geçmişimizin bulunduğunu’ belirtiyorsunuz? Bunu biraz açar mısınız?

Türk tarihinin en acıklı görünümlerinden birisi, göçebe Türk kültürünü terk ederek şehir yaşamına ve şehir kültürüne geçenlerin bir süre sonra göçebe Türkleri beğenmeyerek onları aşağılamaya başlamasıdır. Göçebe Türkler hangi büyük uygarlıkla (Çin, Hint, İran, İslam ve şimdi de modernlik) karşılaşırlarsa karşılaşsınlar, bir süre sonra bu acıklı sahne karşımıza çıkar. Selçuklu ve Osmanlı’da da şehirliler, göçebeleri beğenmiyor onlara ‘etrak-ı bi idrak’ (akılsız Türkler) diyorlardı. Şimdi de Beyaz Türkler, birazcık şehirlileştiler, modern hayatı tanıdılar diye, nispeten göçebe geçmişlerini sürdürenleri, ‘köylü’, ‘taşralı’, ‘kara bıyıklı’ diye kendilerince alaya almaya çalışıyorlar. Halkının derdiyle dertlenen gerçek aydın, kendi halkıyla asla böyle aşağılayıcı bir tutum içinde olamaz; halkının gerçekliğini saygıyla kabul ederek, onu olumlu yönde değiştirmeye gayret eder. Bugün kendilerini şehirli ve modern sananların, bununla övünenlerin büyük halk kitlelerinin tutumlarında alaya aldıkları her şey, aslında onların kurtulmaya çalıştıkları göçebelik zamanlarımızın miraslarıdır. Kaldı ki, Türklerde gerçek anlamda bir köylü-tarım toplumu da yoktur. ‘Köy’ kelimesinin dilimize Çince’den geçtiği sanılmaktadır. Çince’de ‘kuy’ ‘genç kızın, kadının özel odası, askere giden eşini beklediği yer’ anlamındadır. Büyük ihtimalle Türkçe’ye erkekler sefere gittiklerinde kadın ve kızların oturduğu yer anlamını alarak geçmiş olmalıdır, bu kelimenin seçilmesinde Türklerin Çinli eşlerinin de payı bulunabilir. Zira Türk beylerinin kısa süreli sefere çıktıklarında kadın ve çocuklarını vadi içlerinde korunaklı yerlere bıraktıkları bilinmektedir. Kısa süreli bu seferler genellikle yaz mevsiminde yapıldığından hayvanların da burada yani yaylakta olması icap eder. Türkler Anadolu’ya geldiklerinde vadi içlerinde, su kenarlarında ortaya çıkan, daha çok erkekler gazada iken kadın ve çocukların oturdukları yerleşmelere de ‘köy’ denmiştir. Modern Türk toplumunda ‘köylülük’ diye nitelenen tutumlar, aslında doğrudan doğruya göçebelik zamanlarının bakiyesidir.

ORGANİK AYDINLAR GEREKLİ

– Hem bu ruhu taşımayı hem de ‘uygar’ olmayı nasıl başaracağız?

Yüzlerce yıldır Türkler, bunun mücadelesini veriyor, göçebelikten getirdikleri olumlu nitelikleri, dinamizmi, hoşgörüyü, yönetme iradesini yitirmeden şehirli, uygar bir toplum olmaya çalışıyorlar. Ama kabul etmek durumundayız ki, bugün önemli merhaleler kat edilmiş olmakla birlikte, bu daha yüzlerce yıl alacak, çok zorlu bir mücadeledir. Türklerin kendilerine özgü bir biçimde uygarlık dairesine katılabilmeleri, dünya ve insanlık için de birçok yeniliği ve müjdeyi beraberinde getirecektir. Zira modernliğin sıkıntılarını aşabilecek alternatif bakış açısına, değer sistemine ve yaşama tarzına sahiptir Türkler. Ancak Türklerin uygarlaşma mücadelesinin başarıya ulaşabilmesi için öncelikle halkını seven gerçek, organik aydınlar gereklidir. Bu aydınların da ne yapıp edip Türkleri yazıyla, yazılı kültürün nimetleriyle karşılaştırmaları, değişim hedefine siyasetin dar sokaklarından gidilemeyeceğini göstermeleri icap eder.

GÖÇEBE TÜRKLER VE DEMOKRASİ

– Göçebe ruhlu Türk toplumunun siyasetle, yaşadığı koşulları dönüştürmekle, yönetime katılmakla ilgili davranış biçimlerinden söz eder misiniz? Göçebe kültürü demokrasinin ilerlemesini de yavaşlatıyor mu?

Göçebe yaşama tarzının kendine has bir demokrasi anlayışı vardır; seçim, kurultay, seçimle işbaşına gelene saygı, bizim yabancısı olduğumuz mefhumlar değildir. Öğrenmemiz gereken çağdaş demokrasinin, çoğunluğun oylarını kazananın dilediğince hüküm süreceği bir sistem değil, Batı tarihindeki yüzlerce yıllık mücadelelerden sonra, şehir yaşamı ve yazılı kültür ortamında insan hakları ve doğal hukuk üzerine bina olmuş topyekun bir yaşama tarzı olduğudur. Bunu öncelikle siyasilerimiz anlamalı; toplumsal dönüşümü ve siyasal yaşamı, gündelik kavga gürültülere fırsat vermeden, buna göre bir rotaya sokma gayretinde olmalıdırlar. Maalesef bugüne kadar, Türk tarihindeki birkaç istisna dönem dışında, yöneticilerimiz, yalnızca iskan politikalarıyla, ekonomik çabalarla ve çağdaş siyasal kültürün özünü anlamadan onu taklit ederek göçebelikten kurtulacağımız yanılgısına düştüler.

Otobüste kitap okumaya başladığımızda göçebe psikolojisinden kurtuluruz

Büyük ölçüde yerleşik yaşama geçişimizin üzerinden sadece 200 yıl geçtiğinden bahsederek bu kadar kısa sürede bir toplumun psikolojisinin değişemeyeceğini anlatıyorsunuz. Peki değişim ne kadar süre alır ve nasıl olur?

Önümüzde pek ama pek uzun yıllar var. Çetin Altan, toplumsal dönüşümün kriteri olarak köylerde bisikletli kızların dolaşmasını görürdü. Sanıyorum yakında köylerde onun özlediği türden görüntüler görebiliriz. Ama tüm köylü kızlar bisikletle dolaşsalar bile Türkler göçebelikten kurtulmuş olmazlar. Benim kriterim ise otobüste, uçakta, trende seyahat edenlerin yarısının, gerçek bir hobi göstergesi olarak kitap okumayı başarabilmesidir. Bunu sağlayabilmemiz için ne kadar zaman gerektiğini ben hesap edemiyorum.

Söyleşi: Dilek Gedik

Kaynak: Varide

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Son Videolar

Yükleniyor...

no images were found